Ahmet Turan Esin
Hatâyî’nin sözleri, insanın iç dünyasına yönelen bir çağrının nasıl duyulduğunu, bu çağrı duyulmadan yola girilirse yolun nasıl karardığını ve insanın içindeki eğriliklerle hakikat arayışının neden aynı anda yürüyemeyeceğini anlatır; çünkü “arif isen seni bir gün seslerler” sözü, insanın kendi iç eşiğine yaklaştığında duyduğu o sessiz ağırlığı işaret eder. Bu çağrı, ne bir işaret ne bir mucize ne de coşkulu bir heyecan değildir; insanın içindeki yüzey gürültülerinin bir anlığına sükûta uğramasıyla ortaya çıkan derin bir yöneliştir ve çoğu zaman insanın hayatında yaşadığı bir kırılma, bir yalnızlık, bir daralma anında belirir; merkezin dağıldığı o anda insan kendi hakikatine açılmaya başlar. Bu çağrı içsel bir harekettir fakat doğru anlaşılması, Yanlış bir benlik itkisiyle karıştırılmaması için sahih rehberliğe sahip bir bilgelik ile temas etmeyi gerektirir; çünkü kişi içinden gelen sesi çoğu zaman kendi arzularıyla, korkularıyla, kırık yanlarıyla karıştırabilir. Bu nedenle doğru yola yönelmenin bir tarafı içteki sezgi ise diğer tarafı sahih rehberden süzülen dış bilgeliktir; biri fazla gelir, biri eksik gelirse yol dengesi bozulur. “Bülbül deyu gülistanda beslerler” sözünde Hatâyî, hakikat arzusunun terbiye edildiği alanı anlatır; bülbül burada insanın içsel arzusudur, gül ise hakikatin kokusudur; insan hakikate kavuşamaz, ancak kokusunu alabilir, çünkü hakikatin kendisi yakıcıdır; insan güle tamamen yaklaşırsa yanar. Bu nedenle arzu, bir rehberlik ister: İçteki yöneliş ile sahih rehberin taşıdığı bilgelik dengesi; bülbül gülistanda yalnız değildir, gülistanın usulünü bilmek gerekir ve bu usul, kişinin kendi başına her zaman çözemeyeceği bir incelik taşır. “Bir gün seni rehberinden isterler” dizesi hem içteki olgunluğu hem de dışta yer alan sahih rehberle teması ima eder; çünkü insanın içindeki yöneliş hazır olsa bile bunun doğruluğunu tartacak bir ölçü gerekir; bu ölçü, insanın iç sezgisinin olgunlaşmasıyla oluşur ama çoğu kez başlangıçta sahih rehberden gelen ölçü ile doğrulanır. Hatâyî burada dış rehberi merkeze almaz; ancak yok saymaz; sadece şunu anlatır: Yol, ne sadece içtedir ne de sadece dıştadır; iki yönü birlikte olgunlaştığında doğru yürünür. Bu nedenle “kimin izni ile girdin yola sen?” sorusu, kişinin önce kendi iç dürüstlüğünü, sonra da üzerinde yürüdüğü sahih rehberin adabıyla kurduğu bağı sorgulamasıdır; çünkü insan kendi içinden “hazırım” dediği her anda gerçekten hazır olmayabilir; insan çoğu kez kendi arzusunu çağrı sanır; bu yüzden izin hem içteki olgunlaşma hem de sahih rehberin süzgecidir. “Özün eğri ise yola zararsın” sözü insanın içindeki eğriliklerin yol üzerindeki en büyük engel olduğunu anlatır; bu eğrilik bir ahlak meselesi değildir; daha çok insanın kendi benliğini yanlış merkezde kurmasıdır: kendini olduğundan üstün görmek, değersiz görmek, sürekli haklı hissetmek, sürekli mağdur hissetmek, kırılgan benliği güç gibi sunmak… bunların tamamı eğriliğin farklı yüzleridir; eğri öz hakikati bile eğri görür; çünkü hakikate bakan göz eğriyse hakikatin kendisi bile çarpılır. Bu yüzden gerçek yürüyüş, içteki eğriliklerin fark edilmesiyle başlar; insan kendi eğriliğini çoğu kez fark etmez; bu nedenle iç dürüstlük tek başına yetmediğinde sahih rehberden gelen ölçü devreye girer; dış rehber eğriliği gösterir, içteki dürüstlük bunu kabul eder, ikisi birleşince düz yol görünür. “Derdini yetişmiş derman ararsın” dizesi insanın acıya yaklaşımındaki yanılgıyı anlatır; insan acıdan kaçmak ister, çünkü acı kendini görünür kılar; insan acısını yok etmeye çalıştığı her yerde daha da derinleşir; çünkü derman dışarıda değildir; derman, acının içindeki hakikati görmekle doğar; ama acı çoğu kez yanlış okunur; kişi derdini büyütür, kutsar, dramatize eder, mağduriyet yaratır ya da bastırır. Bu yüzden dermanın doğru görülmesi hem iç sezgi hem de sahih rehberin işaret ettiği bir göz ister; biri acıyı açar, biri acının içindeki işareti tanır. “Sarraf olmayınca girme şara sen” dizesi hakikatin ince ayarını anlatır; sarraf hem içteki ayırt etme kabiliyetidir hem de sahih rehberin öğrettiği ölçüdür; insan kendi arzularını hakikatten ayıramıyorsa, kendi öfkesini haklılık zannediyorsa, kendi gururunu tevazu sanıyorsa, kendi kırılganlığını derinlik zannediyorsa henüz sarraf değildir; bu ayırımı öğrenmek için sahih rehber gerekir; bu ayırımı içselleştirmek için iç farkındalık gerekir; sarraflık, dış ve iç ölçünün birleştiği yerdir. “Kapıdan çıkınca köşe gözetme” sözü yolun dışa bağımlılıkla bozulduğunu anlatır; insan dışarıdaki gözleri gözetmeye başladığında yürüdüğü yolun merkezini kaybeder; bu noktada hem iç dürüstlük hem de sahih rehberin uyarıları devrededir; çünkü dış bakışa göre şekillenen bir ruh hem içten hem dıştan çürür. “İçinin karartıp da dışını düz etme” dizesi modern insanın en büyük açmazının özeti gibidir; dışını düzeltmek kolaydır, içini düzeltmek acıdır; insan çoğu kez parıltılı bir dış yüzle karanlık bir iç taşır; bu karanlığı fark etmek için iç sezgi gerekir, karanlığın nasıl çözüleceğini bilmek için ise sahih rehberin işaret ettiği yol. Son mısra olan “Mümin isen bir ikrarda dura sen” bütün bu yolun düğümüdür; ikrar, kişinin kendi içindeki sadakati, sözünde durmasını ve merkezini korumasıdır; ikrar hem içteki bağlılıktır hem sahih rehber önünde kabul edilen duruştur; iç rehberlik ikrarı derinleştirir, dıştaki sahih rehber ikrarı sabitler ve böylece yol hem içeriden hem dışarıdan doğrulanmış olur.